Herkes Başkan!!!
Geçtiğimiz gün şöyle bir silkindim, "Oturmakla memleket kurtulmaz Aşkar" diyerek düştüm yollara... Tam yedi ayrı mahalleyi, tabiri caizse arşın arşın arşınladım. Maksat bellidir; eşin dostun halini hatırını sormak, sokağın o bildik nabzını tutmak, bizimkilerin derdiyle dertlenmek. Kahvehanelere daldım, esnafa selam verdim, mahalle meydanlarında soluklandım. Fakat o da ne? Memleketin havası bir gecede değişmiş, siyasetin harareti öyle bir tavan yapmış ki sormayın gitsin! Hani eskiler "Daha ortada fol yok, yumurta yok..." derler ya, işte tam da o hesap! Ortada ne seçim takvimi var ne de ilan edilmiş bir sandık. Ama sahaya bir inen inene, tozu dumana katan katana...
Beni gören Sokakta karşılaşıp selamlaştığım her üç kişiden ikisinin dilinde aynı gizemli, hafif de melankolik nakarat:
"Bizim Şehrül-Emin yine küsmüş..."
Yok canım, ne küsmesi desem de yeni küskünler türetmiş!
Kulağımıza gelen o!
Güya birilerine söz vermiş işe alacağım diye almamış.
Bugün yarın diye diye yıllarca ekmiş!
Ne oldu bizim iş? Hani verdiğin sözler? diye soranlara da küsüyormuş!
Yahu !
Memleketin anahtarının teslim edildiği, dağ gibi sorunlara vizyoner çözümler üretmesi beklenen o en yüce makam, nazlanma yeri midir, küsme köşesi mi? Misketi kaybolan mahalle çocuğu gibi darılmak, kabuğuna çekilmek koca başkana yakışır mı? Ama ahali hararetle bunu konuşuyor... Bizim Şehrül-Emin efendi kendi iç dünyasında fırtınalar koparıp, ceketini ilikleyip kenara çekilme edebiyatı yapadursun, sokak çoktan kendi cumhuriyetini ilan etmiş bile!
Neyse, fakat asıl şenlik pardon, asıl trajikomik tiyatro konuştuğum o üçüncü kişide koptu!
İnanır mısınız, yedi mahalle boyunca kiminle selamlaşsam, kime "Nasılsın, işler güçler nasıl?" desem adam önce ajan filmlerindeki gibi sağına soluna bakınıyor, ardından ceketinin önünü ilikleyip gayet resmi bir edayla belediye başkan adaylığını açıklıyor!
Şaka yapmıyorum; çaycı çayı bardağa doldururken "Aşkar abi, ben gelirsem çayın şekeri bile halkçı olacak, vizyon projelerim demlikte hazır" diye söze giriyor. Çorbacı kepçeyi kazana sallarken, siyasetin tuzunu ayarlama peşinde. Sanayicisi, elektrikçisi, hurdacısı, lastikçisi dükkânın kapısına "Bu işyerinde potansiyel başkan adayı çalışmaktadır" levhası asacak kıvama gelmiş.
Durun, daha bitmedi! Tarlasından henüz dönmüş, çizmelerindeki çamuru temizleyen çiftçimiz, cebindeki mührü parmağında fırıl fırıl oynatan muhtarımız, hatta düğünlerin vazgeçilmezi davulcumuzla halayın başını kimseye bırakmayan zurnacımız bile "Bu ilçeyi en iyi ben üflerim, potansiyel aday adayıyım!" sevdasına düşmüş. Yahu memlekette oy verecek, sandığa gidip seçmen sıfatıyla imza atacak düz vatandaş kalmamış; kahvehanede oturan beş kişiden altısı başkanlığa talip!
Ha, niyetim kimsenin medeni cesaretini kırmak ya da hizmet aşkını sorgulamak değil elbette... Taşın altına elini koymak, memlekete hizmete talip olmak herkesin en doğal, en demokratik hakkıdır. Yolu dürüstlük olanın başımızın üstünde yeri var. Fakat gel gör ki, madalyonun bir de o garip seçmen tarafı var! Ben dükkân dükkân gezip bu "aday enflasyonunu" gördükçe; "İyi hoş da, yarın sandık önümüze geldiğinde ben kime oy vereceğim?" diye kara kara düşünmeden edemiyorum. Çaycıya oy versek çorba soğuyacak, zurnacıya versek davulsuz kalacağız! Seçenek çok, bolluk gani ama vizyon kıt olunca, insan kararsızlığın tam ortasında çakılıp kalıyor.
Elbette o sandık günü geldiğinde tek bir kişi çıkacak ve o koltuğa sadece bir kişi oturacak. Ama ortadaki bu panayır havası, ilçemizin içine düşürüldüğü durumu da tokat gibi yüzümüze çarpıyor. Acı ama gerçek; mevcut Şehrül-Emin işi öyle bir zıvanadan çıkardı, makamın çıtasını ve vizyon seviyesini öyle bir yerle yeksan etti ki, o eski heybetli koltuğun ağırlığı adeta semt pazarı tezgahına döndü.
İlçe yönetmeyi çocuk oyuncağı sanan, belediyeciliği sadece ceket ilikleyip protokolde kurulmaktan ibaret gören bir anlayış hakim olunca; sokaktaki vatandaş da haklı olarak cesaretleniyor. "Yahu o yapıyorsa ben haydi haydi yaparım, benim neyim eksik?" diyen soluğu sahada alıyor, ufak ufak top sürmeye başlıyor. Zira vizyon dibe vurup, koltuğun karizması çizilince; haliyle çaycı demliğe umut bağlıyor, hurdacı tartıyla seçime giriyor, zurnacı da siyasetin peşrevini çekiyor.
Bizim gözümüz, kulağımız, en önemlisi de kalemimiz her zaman olduğu gibi bu memleketin üzerindedir. Aşkar’ın radarı her daim açıktır; kimin nerede paslaştığını, kimin arkadan dolandığını, kimin boş kaleye gol atmaya çalıştığını çok iyi görürüz.
Eh, ne diyelim... Şehrül-Emin kendi köşesinde küsedursun, adaylar sahada amuda kalksın; biz de sandık gününe kadar kime oy vereceğimizi kara kara düşünmeye şimdiden devam edelim!
AŞKAR